sabritirebolulu

BERAT KANDİLİ

16/8/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505)

Hadislerle Berat Kandili

- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
�Recep, Allah�ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır�. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem�in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.

Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.

Ebu Hüreyre Radıyallahu And�dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
��Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
��Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
��Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
��Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.

Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: "Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: "Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Bu gece secde edenlere ne mutlu".
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece dua edenlere ne mutlu." Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -"Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu".
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu."
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: "Bu gece Müslümanlara ne mutlu." Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: "Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum: "Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: "Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder."

- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder."

Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
"O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur."
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?

Yıllık kader programı
İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî"nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin "bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde" olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

Berat Gecesinin özellikleri
Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: "Mübarek Gece", "Berae Gecesi", "Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü'min kullarına beraet yazar)", "Rahmet Gecesi."
"Berat, beraet" kelimesi "el-berâe" kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
"Berâet" iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
"Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
"İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
"Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
"Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Bu gece af dışı kalanlar
Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
"Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7
"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."5

Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna."6 "Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna."7
"Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar."8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
"Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder."9

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
"Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

Berat Gecesi ibadeti
Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.

İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir

Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
"Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır."10

Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder.

Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.

Berat Gecesi Duası
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
"Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."11

Berat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
"Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır."12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.

Berat Gecesi Namazı -I
Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.

Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh'den gelen rivayete göre:
"Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: "Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala'nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala'nın mağfiretidir.


Berat Gecesi Namazı -II
Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar...
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum'a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-"Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-"En iyisini, Allah ve Resulü bilir." Dedim. Şöyle buyurdu:
-"Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin"?
-"Olur" dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
"Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem..."
Sonra kendisine sordum: "Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: "Sen onları öğrenebildin mi"? Bu sorusuna karşılık: "Evet" deyince, şöyle buyurdu:
"Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret."

 

Kaynaklar
1 Hülâsâtü'l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ."Berat" maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve't-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com

Kalıcı Bağlantı

Ne Zaman Gerçek Kardeşler Olacağız?

15/8/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com.:    Ne Zaman Gerçek Kardeşler Olacağız?

Kalplerimizi İslam kardeşliği üzere birleştiren Rabbimize sonsuz hamd ve senalar…
O’nun Sevgili Resulü’ne, Ehl-i Beyt’ine, Sahabelerine ve onlara tâbi olanlara salât ve selâm…

Merhaba Dostlar;
Şu üzerinde durmayıp sıradan bir şey gibi algılayageldiğimiz İslam kardeşliğinin ne büyük bir nimet olduğunu ne zaman idrak edeceğiz?

Doğrusu zorluklarla elde dilmeyen şeylerin kıymeti de bilinmiyor.

Allah Celle ve Âlâ Hazretleri, iman nimetiyle birlikte, kalplerimizi birbirine telif etmese, kaynaştırıp ısındırmasa… Bizim de fırsatını bulsa diğer insanları çiğ çiğ yiyecek, Batılı ve ‘kimi bilmem ne bela’ insanlardan bir farkımız kalmayacak hafazanallah!

Peki, bu kardeşlik bilicini kazanmak ve diri tutmak için neler yapılabilir? İmanla kalplerimize ekilen uhuvvet/kardeşlik tohumlarını harekete geçirip yeşertecek ortama ve bilince nasıl sahip olabiliriz?

Şimdiki halde, müslümanca yaşamanın ve İslam kardeşliğinin önemini bilen milyonlarca Müslüman kardeşimiz, bu bilincini, çoğu defa belirli bir çevreye/cemaate borçlu. Dini şuur ve bilgi, büyük oranda bu ocaklarda işlenip elde edilebiliyor.

Bu sebeple, halkımızın ağzından bazen duyduğumuz; “Yahu Müslümanlık bir değil mi? Bu cemaatler de neyin nesi oluyor?” cinsinden soruvari itirazların pek haklılığı yok gibi… İslam’ın ve Müslüman kimliğinin yaşatılmasının yolunun bu cemaatlerden geçtiğinin bilincinde olmayan bu tür itirazları nereye koymalıyız acaba? Cehalet kefesine mi, gaflet kefesine mi? Varın siz düşünün…

İslam cemaat dinidir. Yani toplum olarak yaşanır. Bu açık gerçek ayet ve sünnet-i Resulullah ile sabittir. Tek başına ferdi ancak ibadet ve ahlaki meselelerle sorumlu tutabilirsiniz. Toplumun genelini ilgilendiren, davet, irşad, eğitme ve yol gösterme vazifelerini ancak müesseseler ve bu müesseseleri ayakta tutan devlet veya cemaatler yerine getirebilirler.

Cemaatlerin önemini bu şekilde vurguladıktan sonra, asıl üzerinde durmak istediğimiz, cemaatlerde kazanılan Müslüman kardeşliği bilincinin sorunlarına gelelim.

Cemaatlerde mü’min kardeşliği şuuru elde ediliyor dedik. Elde ediliyor edilmesine ama bu kardeşlik bilincinin de ciddi sorunları var.

Mesela, içinde gözlerimizi açtığımız gurubun/cemaatin temel hizmet kaidelerini ve önceliklerini, İslam’ın kaideleri ve öncelikleri gibi algılama ve uygulama hatasına düşüyoruz.

Oysa İslam çatısı her türlü meslek ve meşrebi, cemaati ve yorumu içine alan ana çatıdır. Bu ana çatının altına giren her fert ‘müslüman’dır. Müslüman şahsiyetinin esas dayanağı ‘müslüman kimliği’dir. Falan cemaatin veya filan gurubun üyesi olmak değil.

Bu yanlış bilincin oluşmasında her ne kadar bireylerin de kabahati varsa da bence asıl suçlu, mensuplarına bu şuuru vermeyen cemaat ileri gelenleridir.

İslam kardeşliği şuurunun cemaat elitleri tarafından verilmeyişinin en büyük sebebi, cemaat fertlerini kaybetme, daha doğrusu başka guruplara ‘kaptırma’ korkusudur. Oysa kendinden ve tuttuğu yoldan şüphesi olmayan liderlerin sadakat sorunu olmasa gerek.

İslam’a hizmet adına, ihlâsla ve nice fedakârlıklarla kurulmuş onca cemaatimiz, araç ve amaç dengesini kaybettiği için belirli bir kaymak tabakanın öncelikleri doğrultusunda yol almakta ve başlangıçtaki esas hedeflerin hayli uzağına yönelmektedir.

Amaç İslam’a hizmet iken, fertlerin geri plana itildiği ‘hizmete hizmet’ mantığı hâkim olmaya başlamıştır.

Kırıcı olmamak adına bu duruma sadece çarpıcı bir örnek verip geçeceğiz. İnsanımızın kolundaki bileziğini çıkarıp verdiği “İslami/dini” TV kanallarının, istisnai programlar hariç diğer kapitalist medyadan ne farkı vardır? İmanın ve İslam’ın fikriyatını savunmak için girişilmiş bu işlerde çalışan ‘müslüman’ medya mensuplarının yaşam tarzı, diğer meslektaşlarından ne kadar farklıdır?

Eskilerimizin tabiriyle; “Kem âlâtlarla, kemâlât olmaz.” Kötü hal ve tavırlarla, güzel ve makbul sonuçlar elde edilemez.

Müslüman; önce kimlik bilinciyle, sonra bu bilinci donatan ilmiyle ve bunların hepsini bütünleyen şahsiyet ve güzel bir ahlakla müslümandır. Yaban otlarının mezbeleliğe çevirdiği gönül bahçemizle, İslam’a hizmet edemeyiz. Olsa olsa, nefsimize ve çıkarımıza hizmet ederiz. Öyle görünüyor ki, cemaatlerimizin durumu da bundan farklı değildir.

İşte, bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı, cemaatlerimizin meydana getirdiği onca birikim ve emek, büyük oranda heba edilmekte veya dar gurupların çıkarlarına hizmet ederken, cemaatin bütününe veya toplumun geneline pek bir hizmet götürememektedir.

Hepsinden önemlisi, İslam’ın temsili ve tebliği noktasında ana taşıyıcı olan cemaatlerin, İslam kardeşliği adına güzel örneklik sunamamalarıdır. Fanatik futbol taraftarlığı kıvamında bir cemaatçilik anlayışı, İslam’ın evrenselliğine ciddi gölge düşürmektedir.

Görünen o ki, biz bu cemaatlerimizle, en azından bir süre daha, bırakınız evrensel İslam temsilini, kendi mahallemizde bile huzurlu bir komşuluk sergileyemeyeceğiz.

Üstelik çözüm de orta yerde bizi bekliyor;
“Ve hepiniz toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın…”

Kalıcı Bağlantı

Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım

11/8/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com::::Sual: Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) buyuruyor. Bu kudsi hadis hakkında bilgi verir misiniz?
CEVAP
Âdem aleyhisselam, Arşta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak teâlâ buyurdu ki:
(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Allahü teâlâ yine buyuruyor ki:
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Hâkim]

(Ey Resulüm, İbrahim�i halil
[dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] �Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?� buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: �Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım�) [Taberani]

(Allahü teâlâ, İbrahim�i halil edindiği gibi beni de halil edindi.)
[Mevahib-i ledünniyye]

Şu halde Peygamber efendimiz hem habibdir, hem halildir.
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname�nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat�ının 122. mektubunda vardır.

Mektubat�ın farsça haşiyesinde, bu hadisin Deylemi�nin Firdevs�inde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir.

Mektubat-ı Rabbaninin 3.cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.

Miracda Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, (Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah da, (Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat)

Kalıcı Bağlantı

SADECE ‘LAİLAHE İLLELLAH’ DİYEN KURTULUR MU?

6/8/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

 
Soru: Kelime-i tevhidin ‘La ilahe illallah’ kısmını söyleyen, fakat ‘Muhammedün Resulullah’ kısmını söylemeyen insanlar da ahirette Allah'ın sonsuz rahmetine kavuşacak, diyenler çıkıyor. Yalnızca "La ilahe illallah" demek yeterli midir? "Muhammedün Resulullah" demeden kurtuluş olur mu?

Cevap: İslamiyet, tevhid dinidir. Tevhid, iki ana temelden meydana gelir. Bunlar birbirini tamamlamaktadırlar. İkisi de ayrı ayrı, yalnız başına düşünülemez. "Lâ İlâhe İllallah" kelime-i tevhidini, "Muhammedün Resulullah" yani "Muhammed Allah'ın Resulüdür" cümlesi tamamlar. "Lâ İlâhe İllallah"ı kabul edip "Muhammedün Resulullah"ı reddetmek, tevhidi ortadan kaldırır. Resulullah’a inanmayan müslüman olamaz, cennete giremez.

Nitekim Kur'an-ı Kerim baştan sona kadar Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e iman edip uymayı emretmiştir. Bu konu da bazı ayet-i kerime mealleri şöyledir: " Kim Allah'a ve Resulüne iman etmezse şüphesiz biz, kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır." (Fetih; 13)

"Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir." (Ahzab; 71)

"De ki, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez." (Al-i İmran; 32)

"Onlar, Allah'ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. ‘Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’ derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa; 150-151)

"Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'a ve Peygamberine isyan eder ve Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu da ebedî kalacağı cehennem ateşine koyar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır." (Nisa; 13-14) "Allah'a ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır." (Ahzab; 36)

"Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: Müminler, ‘İşittik, itaat ettik’ derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır." (Nur; 51)

"Allah'a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah'ın azabı çok şiddetlidir." (Enfal; 13) "Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!" (Haşr; 7)

"O kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun sözleri, ona bir vahiy ile bildirilmekte, öğretilmektedir." (Necm; 3-4)

Hz. Peygamber (sav)'de, Kur'an-ı Kerim’i açıklayarak, imanı şu şekilde tarif etmiştir: “İman; Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe [yani cennete, cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna ölüme, öldükten sonra diril-meye, inanmaktır.” (Buhari, Müslim, Nesai)

Mü'min olmak için bütün peygamberlere inanmak gerekir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, diğer küfürleri bir yana, Hz. Muhammed (sav)'e inanmadıkları için de kâfir oluyorlar. Allah-u Zülcelal kafir olarak ölenlere ahirette rahmetiyle muamele etmeyecektir. Allah-u Zülcelal'in rahmeti bu dünyada herkesedir. Yalnız ahirette gayr-i müslimlere rahmet yoktur.

Nitekim İbn-i Abbas (ra)'ın belirttiğine göre: "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır..." (A'raf; 156) mealindeki ayet nazil olunca şeytan ileri atılarak; ‘Ben de bir şey olduğuma göre, Allah'ın rahmetinde benimde payım var!’ demiş, aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar da pay iddia etmişlerdir.

Fakat yukarıdaki ayetin devamı olarak: "Fakat ben rahmetimi şirkten sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara vereceğim." (A'raf; 156) mealindeki ayet inince şeytan Allah'ın rahmetinden ümidini kesti.

Fakat Yahudiler ve Hıristiyanlar: "Biz hem şirkten kaçınıyor hem zekat veriyoruz ve hem de O'nun ayetlerine inanıyoruz." deyince aşağıdaki ayet nazil oldu:
"Rahmetime nail olanlar, Ümmi Resule ve peygambere uyanlardır." (A'raf; 157)

Bu ayet inince Yahudi ve Hıristiyanlar da Allah'ın rahmetinden ümitlerini kestiler. Böylece Allah'ın rahmetinin sadece mü'minlere mahsus olduğu meydana çıktı.

Hz. Peygamber (sav) bu konuda bazı hadis-i şeriflerde şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim de, O'nun kulu ve resulü olduğuma şehadet eden, cennete girer." (Deylemi)

"Allah'ın Rabb, benim de peygamber olduğuma kesin olarak inanana, cehennem haram olur."(Hakim) "Beni duyup da iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan [ve diğer kâfirler] elbette cehenneme girecektir.” (Hakim) "Cennete sadece müslüman olan girer." (Buhari, Müslim)
 

Kur'an-ı Kerim’de, ehl-i kitabın kâfir olduğunu bildiren ayet-i kerimelerden bazıları şöyledir:
"İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyan’dı. O Allah'ı tanıyan doğru bir müslüman idi." (Al-i İmran; 67)

"Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" diyenlere de ki: "Aksine biz, hanif (doğru olan) İbrahim'in dinine uyarız." (Bakara; 135)

"Bir de; ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek’ dediler. Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de onlara de ki; ‘Eğer doğru iseniz, haydi bakalım getirin delilinizi.’ (Bakara; 111)

"Yahudiler: ‘Uzeyir Allah'ın oğlu’ dediler, Hıristiyanlar da: ‘Mesih Allah'ın oğlu’ dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkara sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!" (Tevbe; 30)

Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, ehl-i kitapla iman birliğimiz yoktur. Onların Allah'a inançları bile farklıdır. Hıristiyanlar teslise inanırlar, Hz. İsa'ya -haşa- ‘Allah'ın oğlu’ derler. Böyle iman birliği olmaz.

Bazı insanlar da, bazı hadislerin ravileri tarafından kısaltılan rivayetleri delil olarak gösterip, ‘La ilahe İllallah’ demenin yeterli olacağını söylüyorlar. Oysa delil olarak sunulan bu hadislerde farklı rivayetlerde vardır.

Bu rivayetlerde her iki şahadetten de yani Allah'tan başka ilah olmadığına ve hem de Hz. Muhammed (sav)'in O'nun elçisi olduğuna şahadet rivayeti de vardır. Nitekim, Muaz hadisi buna bir örnektir. Yani: "Kim la İlahe İllallah derse cennete girer ve Allah onu cehennem ateşine haram kılar." hadisi gibi…

Nitekim Buhari'nin ‘İlim’ bölümünde rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kimse kalbinden gayet doğru ve samimi olarak Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed (sav)'in de Allah'ın Resulü olduğuna şahitlikte bulunursa, Allah o kimseyi cehennem ateşine haram kılar."

Bunu duyan Muaz: "Ey Allah'ın Resulü! Bu haberi insanlara bildireyim mi?" diye sorar. Hz. Peygamber (sav) de: "Belki buna dayanıp güvenirler de amel işlemezler." buyurmuştur. Muaz bu hadis-i vebal altında kalmamak için ölüm döşeğinde iken haber vermişti. (Fethu'l-Bari; 1/300)

İslam alimleri ‘ihtisar’ adı verilen bu gibi kısaltmaların sırrını şöyle açıklamışlardır:
"Örneğin: ‘Kim La İlahe İllallah derse cennete girer’ hadisini ele almışlar ve bunu: “Kim Muhammedün Resulullah kavliyle birlikte bunu derse" diye yorumlamışlardır. Ancak sadece tanıklığın birinci bölümünü söylemekle yetinmişler ve bundan zaten doğal olarak bu tanıklığın ikinci bölümü de anlaşılır, demişlerdir.

Çünkü sadece: "Muhammedün Resulullah’ kesin olarak bilinmektedir, bu itibarla ayrıca zikre gerek duyulmamıştır." (Fethu'l-Bari; 1/258)

Kaynak: S. Muhammed Konyevi; Asrımız Meselelerine Fetvalar, Reyhani Yayınları, 3. baskı, Konya, 2006.
http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com::://

Kalıcı Bağlantı

Allah İçin Birbirini Sevmek

13/6/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

http://sabrikontek.azbuz.com http://sabrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com: 

   Mü'minlerin her şeyden önce birbirlerini Allah için sevmeleri lazımdır. Allah-u Zülcelal, Kur'an-ı Kerim’de; Allah rızası için birbirlerini sevenleri methederek şöyle buyurmuştur; “Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr; 9)

    Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) şöyle buyurmuştur: "Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki; siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız." (Tirmizi, Sıfatu'l-Kıyame, 57)

    Diğer bir hadis-i şerifte ise; Kendisinde şu üç huy bulunan kimse imanın tadını alır:

    a) Allah ve Rasulünü her şeyden fazla sevmesi,

    b) İnsanın başkasını yalnız Allah rızası için sevmesi,

    c) Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak." (Buhari, İman, 9; Müslim, İman, 67; Tirmizi, İman, 10; Nesai, İman, 3; İbn Mace, Fiten, 23)

    Huzeyfe el-Adevi (Rahmetullahi Aleyh) demiştir ki:  Yermük harbinde amcamın oğlunu arıyordum. Yanımda biraz su vardı. Kendi kendime: "Eğer yaşıyorsa ona biraz su vereyim." diyordum. Bir süre sonra onu buldum. Yaşıyordu fakat yaralıydı. "Sana biraz su vereyim mi?" diye sordum. Başıyla; "Evet!" diye işaret yaptı. O sırada bir adamın inlediğini duydu. Yine başıyla; "Suyu ona ver." diye işaret etti. O adamın yanına gidince; "Sana su vereyim mi?" diye sordum? O da: "Evet!" dedi. Tam o esnada başka birinin inlediğini duyunca, bana; "O adamın yanına git." dedi. Bende o adamın yanına gittim. Yanına vardığımda son nefesini vermişti. Derhal diğer adamın yanına döndüm. Baktım o da ölmüş. Amcamın oğlunun yanına koştum, ama o da ölmüştü.

    İşte mü'min kardeşlerini Allah için sevmek ve onları kendi nefsine tercih etmek böyledir. Bizden öncekiler bunu yaptıkları için fazilet sahibi olmuşlardı. Cennet onlara helal olsun. İnsanın kalbinde, mü'min kardeşlerini Allah için sevme duygusu kuvvetlendikçe, bu sevgi sahibini dostluğa, yardım etmeye, sevdiğini; malıyla, canıyla ve diliyle müdafa etmeye teşvik eder.

    Allah için olan sevgi, bir kimseyi şahsı için değil de, ahiret nimetlerini kazanmaya vesile olmasından dolayı sevmektir. Onun için Fudayl bin İyaz (Rahmetullahi Aleyh) demiştir ki: " Bir kişinin, mü'min kardeşinin yüzüne sevgi ve merhamet duyguları ile bakması kendisi için bir ibadettir." Unutmamak lazımdır ki, Allah için mü'min kardeşlerini seven kimseler sevgilerinin miktarınca mükâfat ve sevap kazanır.

    Mü'min olan kimseleri, ancak mü'min olanlar sever. Mü'min olan kimseye, buğzetmek münafıklık alâmetidir. Onun için bir kişi, mü'min kardeşine buğzettiği zaman dönüp kusuru kendisinde aramalıdır.

    Ahmet bin Havari (Rahmetullahi Aleyh), Süleyman-ı Darani (Rahmetullahi Aleyh)'e: "Falan adamdan hiç hoşlanmıyorum." dediği zaman Süleyman-ı Darani Hz.leri ona dedi ki: "Bu zattan benim kalbimde hoşlanmıyor, fakat bu hal belkide bizdendir. Belki de biz salih değiliz. Nefsimiz bize vesvese verdiği için onu sevmiyoruz. Ne olursa olsun onu sevmeye çalışmalıyız."

    Bu söz, hepimize büyük bir derstir. Şayet biz Allah için olursak, mü'min kardeşlerimiz de sevecek bir haslet muhakkak buluruz. Çünkü onlar Allah-u Zülcelal'e iman etmişlerdir. Eğer onlara sevgi gözü ile bakarsak mutlaka kalbimizde onlara karşı sevgi oluşur. Ama daima kusur aramaya çalışırsak, şeytan ve nefs bizi peşine takarak, mü'min kardeşlerimize karşı kalbimizi kin doldururlar.

    Bir adam İbrahim bin Ethem (Rahmetullahi Aleyh)'e arkadaş olmuştu. Onun yanından ayrılacağı zaman; " Ya İbrahim! Bende bir kusur gördüysen, beni uyar." dedi. İbrahim bin Ethem: "Sen de ne bir ayıp, nede bir kusur görmedim. Çünkü sana sevgi gözü ile baktım. Onun için sende gördüğüm her şey hoşuma gitti." diye cevap verdi.

    Tabii burada şunu da belirtmekte fayda var. Allah için sevmenin yanında, Allah için buğzetmekte vardır. Nasıl mü'min kardeşlerimizi Allah için seviyorsak, onlar Allah-u Zülcelal'in ve Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'in emir ve nehiylerini açıkça ihlal yada inkar ettikleri zamanda açıkça buğzetmemiz lazımdır.

    Böyle işler yapan kimseleri gördüğümüz zaman, gücümüz yetiyorsa elimizle, gücümüz yetmiyorsa dilimizle mani olmaya çalışmak, buna da gücümüz yetmezse kalben buğzetmek lazımdır. Nasıl Allah için birbirlerini sevenlere Allah-u Zülcelal mükafat verecekse, emir ve nehiylerini açıkça çiğneyen kimselere de azap edecektir.

Kalıcı Bağlantı

Sevgiyle İbadet Edebilmek

11/5/2008 · Kategori: http___sabrikontek_azbuz_com

http://sabrikontek.azbuz.com http://s

Sevmek, insanın en önemli özelliklerinden biridir. Öyle ki, insan sevdiği için her şeyi yapar, dağı bile delmek ona zor gelmez. İbadetlerimize de birazcık sevgi katabilsek Rabbimize daha yakın olacağız. Peki acaba bunun yolu ne?

Alemlerin Rabbi Yüce Allah’a ibadet etmek herkes için bir yükümlülük, bir farzdır. Aynı şekilde her kişinin ibadetini güzelleştirmesi, elinden gelenin iyisini yapması da gerekir. Yeterince güzel ibadet edemiyorum diye kulluk vazifesini terk etmek şeytanın bir oyunudur ve yasaklanmıştır.
Bununla birlikte, ibadet muhabbetullah yani Allah sevgisi ağacının meyvesi gibidir. Ağaç nasılsa meyve de öyle olur. Kul ne kadar muhabbetli ise ibadeti de o kadar gönülden ve sahici olur. Bu nedenle muhabbetullahı artırmak için çaba göstermek lazımdır.

İçimizde Saklı Muhabbet

Dünyaya gönderilişimizin sebebi kulluktur. Yani Cenab-ı Hakk’ın emir ve yasaklarına itaat etmektir. Allah Tealâ’nın rızasına ermenin bundan başka da yolu yok. İtaat ilâhi rızaya, rıza cennet ve Cemalullah’a vesiledir.
Kalbi uyanık, tefekkür sahibi bir insanın Cenab-ı Hakk’a itaati sevgiyle boyun eğiştir. Zaten sevgi olmadan itaat tatsız ve ağır gelir insana. Kılınan namaz, tutulan oruç, verilen sadaka, sevgi varsa zevk verir, adeta kalbi kanatlandırır. Değilse zahmet ve meşakkate dönüşür.
Aslında Allah sevgisi her insanın fıtratında mevcuttur. Fakat bu fıtrî özellik hakkı verilmediği, beslenmediği için bozulmuş, bu da itaati etkilemiştir. Ancak arınmış kalpler bu sevgiyi yeniden kazanmıştır. Bu yüzden kalbin durumuna bağlı olarak insanların sevgisi ve itaati de farklılık gösterir.
İmam Gazali rh.a. “Bilmiş ol ki, diyor, ahirette en çok mesut olanlar (dünyadayken) Allah’ı en çok sevenlerdir. Çünkü ahiret demek, Allah Tealâ’ya yönelmek, O’na kavuşma saadetine ermek demektir. Uzun bir bekleyişten sonra gelen ebedi vuslattan daha güzel ne olabilir? Ancak bu nimetler, sevginin derecesiyle ölçülür. Sevgi ne kadar kuvvetli olursa, saadet de o nispette artar. Kul, Allah sevgisini ancak dünyada kazanır.” (İhya, 4/568)

Kendimize Söz Geçirebilsek

Ne var ki dünyalık arzu ve ihtiraslarının esiri olan azgın nefse bu durumu anlatmak, onu Allah Tealâ’ya gereği gibi itaat etmesi hususunda ikna etmek hayli çetin bir iştir. Zira o sanki başını toprağa gömmüş, heva ve hevesine neredeyse tapacak kadar düşkünleşmiş ve ahmaklaşmıştır. Onun gerçeği görmesini beklemek, ağustos sıcağında kar yağmasını beklemek olur.
Mademki nefs hakikate böyle göz yumup kulak tıkamaktadır, o halde ilâhi tecellilerin yeri olan kalbe yönelerek onu nefsin elinden kurtarmak, arındırmaya çalışmak lazımdır. Kalp nefsin tozundan toprağından temizlendiğinde, nefse söz geçirmek mümkün hale gelir. Bir başka ifadeyle, kalp teslim alınırsa, tasavvuf erbabının söylediği gibi nefs mecazi anlamda ölür.
Nefsin ölmesi demek onun ortadan kalkması değildir; tezkiye olması, yani hor ve hakir görülen kötü sıfatlarından arınıp, övülen ve istenilen sıfatlarla donanmasıdır. Gavs-ı Hizanî k.s. Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Nefsin ölümü ve öldürülmesi, ilâhi emirlere boyun eğerek sıfatlarının değişmesinden ibarettir.” (Minah)
Kur’an-ı Kerim’de de “Gerçek kurtuluş bulmuştur onu temizleyip parlatan, ziyan etmiştir onu kirleten ve gömen…” (Şems, 9-10) diye nefsin arındırılmasına işaret buyrulur.
Bütün bunlar büyük nimetlerdir ve büyük nimetler her zaman büyük külfetlerden sonra elde edilir. Dünyevî bir aşk için onlarca zorluğa katlanan insanın, aşkların en büyüğü olan Allah aşkına ermek adına bu kadar külfeti göze alması çok değildir.

Kalp Nasıl Arınır?

Tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin arındırılıp saf hale getirilmesine büyük önem verirler. Çünkü kalp bunca zaman nefse tâbi olmakla gaflet karanlığına gömülmüş ve basiret gözünü kaybetmiştir. Eğer tedavi edilirse ilâhi nur ve feyzleri müşahade şerefine erecektir.
Maneviyat büyüklerinin bu tedavi için önerdikleri en önemli üç işlem şöyledir: Mâsivâyı kalpten gidermek, zikre sarılmak ve rabıta. Bu üç işlemde asıl olan mâsivâyı gidermektir. Diğerleri mâsivâdan rahatça kurtulmaya vesiledir.

Mâsivâyı kalpten gidermek:

Kalbi asıl sahibinin yani Cenab-ı Hakk’ın feyz ve nurlarına açabilmek için, O’nun yüce varlığının dışındaki şeyleri yani mâsivâyı gönülden çıkarmak gerekir.
İmam Rabbanî k.s. Hazretleri’nin de buyurduğu gibi, dünya ve ahiret iki kuma gibidir, biri memnun edilirse diğeri darılıp gider. Mâsivâyla dolu kalp ilâhi sevginin yerleşmesine engeldir. Sevgi kalbe yerleşmeyince de itaat zayıf olur. 19. yüzyıl şairlerimizden Şem’î şöyle söylüyor:
“Sür çıkar gayrı gönülden tâ tecelli kıla Hak Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.”

Zikrullaha sarılmak:

Zikir, kalpten mâsivâyı gidererek gaflet uykusundan uyanmanın vazgeçilmez yoludur. Büyükler, kulu Yüce Allah’a bağlayan en kısa ve en kolay yolun zikirden geçtiğini söylemişlerdir.
Gavs-ı Sâni k.s. Hazretleri bir sohbetlerinde buyurmuştur ki: “Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur.” (Arifler Yolunun Edepleri, 98)
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” (Ra’d, 28) ayet-i kerimesi bu gerçeğe işarettir.
Yalnız, zikrin tesirinin çabuk ve kuvvetli olması için büyüklerin tarif ettiği usule uyulmalıdır. Yani kâmil bir mürşidin rehberliğine başvurulmalıdır.

Rabıtaya devam etmek:

Rabıta, tasavvuf yoluna ait bir tür terbiye metodudur. Mâsivâ ile dolu kalbi, kâmil mürşide Cenab-ı Hak tarafından bahşedilmiş manevi feyzle yıkamaktır. Daha genel anlamıyla, bir Allah dostunu model olarak seçip, onun izlerinden yürümektir.
Kâmil mürşidin kalbi Cenab-ı Hakk’ın tecelli mekânıdır. Rabıta ile Hakk’ın nazar ettiği yere bakmak, orayla irtibat kurmak, güneşin aksettiği aynaya bakmak gibidir. Faydası büyüktür.

Rabbini Seven Kul

Hakiki manada Allah sevgisini tatmış bir kulun kalbinde ne mâsivâya ne de gaflete yol bulunur. O Rabbinden, Rabbi de ondan razıdır. Mahlukata karşı herkesten daha halim, herkesten daha merhametli ve şefkatlidir. Yaratılana karşı sevgisi Yaratan’a olan muhabbetinden ileri gelir.
O, halka karşı çok mütevazi, fakat halk içinde bile Hak’la beraberdir. Her anı yeni bir vuslata açılır. İbadet ve taate öylesine tutkundur ki, hadis-i kutside bildirildiği gibi bu onu Yüce Allah’ın sevgisine mahzar kılarak adeta işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili haline getirir. (Buharî) Kurtuluş için bize gereken de bu değil mi?

abrikontek.blogcu.com sabri28kontek.sitemynet.com

Kalıcı Bağlantı